şehir hikayeleri-eğlenceli tarih yazıları

Bir Meyvenin, Bir Balığın ve Akdeniz’in Ortak Hikâyesi

Portakal nereye ait?

Portakalın nereli olduğunu hiç düşündün mü?

Bu biraz tuhaf bir soru gibi gelebilir. Sonuçta bazı şeylerin bir yere aidiyeti o kadar doğal görünür ki kökenlerini merak etmeyiz bile.

Portakal da onlardan biri.

Bugün Valensiya’da dolaşırken ona rastlamamak neredeyse imkânsız. Pazar tezgâhlarında, şehir tanıtımlarında, seramiklerde, hediyelik eşyalarda ve elbette kilometreler boyunca uzanan narenciye bahçelerinde karşına çıkıyor. Özellikle Alzira ve Carcaixent çevresine doğru ilerlediğinde, portakalın burada yalnızca yetiştirilen bir ürün değil, manzaranın ve bölgesel hafızanın parçası hâline geldiğini hissediyorsun.

Bu yüzden insan ister istemez portakalın hep burada olduğunu düşünüyor.

Ama işin ilginç tarafı şu:

Portakalın hikâyesi Valensiya’da başlamıyor.

Hatta Akdeniz’de de başlamıyor.

Bilim insanlarının genetik araştırmalar ve arkeobotanik çalışmalar üzerinden ulaştığı sonuçlara göre bugün bildiğimiz turunçgillerin kökeni Güneydoğu Asya’ya uzanıyor.

Portakalın ataları binlerce yıl önce bugünkü Hindistan’ın kuzeydoğusu, Myanmar ve Çin’in güneybatısını kapsayan bölgelerde yetişiyordu. Daha sonra ticaret yolları, göçler, imparatorluklar ve tarımsal bilgi sayesinde yavaş yavaş batıya doğru hareket etmeye başladı.

Şüphesiz Akdeniz’in portakalla tanışması da bir anda gerçekleşmedi.

Bugün Akdeniz’le özdeşleştirdiğimiz portakal, aslında bu coğrafyaya gelen ilk turunçgil değildi.

Antik Akdeniz dünyasının bildiği ilk turunçgil büyük ihtimalle ağaç kavunuydu.

Pers dünyasından gelen bu meyve, MÖ 4. ve 3. yüzyıllarda Helenistik dönemde görülmeye başlıyor; daha sonra Roma dünyasına ulaşıyor. Arkeolojik bulgular, Roma bahçelerinde ve villalarında ağaç kavunu yetiştirildiğini gösteriyor.

Yani iki bin yıl önce bir Roma vatandaşına turunçgil deseniz, aklına bugün bildiğimiz portakal değil, büyük ihtimalle ağaç kavunu gelirdi.

Portakalın Akdeniz’deki hikâyesi çok daha sonra başlıyor. Bugün Akdeniz’le özdeşleştirdiğimiz tatlı portakalın yaygınlaşması ise görece geç bir dönemde gerçekleşiyor.

Araştırmalar, tatlı portakalın yaklaşık 15. ve 16. yüzyıllarda Akdeniz dünyasına yayıldığını gösteriyor. Yani bu demek oluyor ki mis kokulu narenciye tarlaları bugün bizi mest ederken Roma dönemi ve Orta Çağ insanları tarafından bilinmiyordu bile.

Endülüs döneminde gelişen sulama sistemleri, tarım bilgisi ve bitki transferleri de bu süreçte önemli rol oynuyor.

Hikâyenin dikkat çekici taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor.

Çünkü bugün Valensiya’nın simgesi gibi görünen bir meyve, aslında binlerce kilometrelik bir yolculuğun ve yüzyıllar süren kültürel aktarımın sonucu.

Üstelik Valensiya ne bu yolculukta ne de kültürel aktarımda yalnız.

Akdeniz kıyılarında dolaştığınızda benzer bir hikâyeye sık sık rastlıyorsun. Sicilya’da, İzmir çevresinde, Antalya’da, Girit’te ya da Fas kıyılarında…

Bu durum Akdeniz tarihine dair önemli bir şey söylüyor.

Bazı ürünler bir yere ait olarak doğmuyor belki ama kesinlikle bir yere ait hale geliyor, kendine bir hikaye yazıyor.

Yüzyıllar boyunca aynı topraklarda yetişiyor, aynı pazarlarda satılıyor, aynı tariflerin içine giriyor ve sonunda o bölgenin hikâyesine karışıyorlar.

Bugün Alzira ve Carcaixent çevresindeki bahçelere baktığınızda yalnızca tarımı görmüyorsun, aynı zamanda nesiller boyunca aktarılmış bir üretim bilgisini, bölgesel ekonomiyi ve yerel kültürü de görüyorsunuz.

Carcaixent bugün kendisini “Portakalın Beşiği” olarak tanıtıyor.

Bu kesinlikle bir tesadüf değil.

18. yüzyılın sonlarında burada kurulan ticari portakal bahçeleri, zamanla bütün bölgenin ekonomik ve sosyal hayatını değiştirecek bir dönüşümün başlangıcı olarak kabul ediliyor.

Alzira’da karşıma çıkan seramik panellerden biri ise bu hikâyenin başka bir yönünü hatırlatmıştı. Şehrin portakal geçmişine adanmış bu panoda, portakal toplayan işçiler ve paketleme depolarında çalışan insanlar tasvir ediliyordu. Bir tarım ürününün şehir hafızasında bu kadar görünür olması ilk başta şaşırtıcı geliyor. Sonra bölgenin tarihine bakınca bunun yalnızca portakaldan ibaret olmadığı rahatlıkla anlaşılıyor.

Çünkü burada mesele bir meyveden çok daha büyük.

Yüzyıllar boyunca aynı topraklarda çalışan insanların hikâyesi.

Bir bölgenin ekonomisi.

Ticaret.

Ve sonunda gündelik hayatın içine yerleşen bir kültür.

Belki de bu yüzden portakal burada yalnızca bir meyve gibi görünmüyor.

Bir manzaranın parçası.

Bir ekonomik hafıza.

Ve biraz da Akdeniz’in kendisi.

Portakalın Akdeniz’deki yolculuğunu anlatan şey yalnızca bahçeler ya da ticaret kayıtları değil. Bazen aynı hikâyeyi sofralarda da görmek mümkün.

Bu yazıyı hazırlarken karşıma çıkan şeylerden biri de Valensiya’da hâlâ yapılan geleneksel portakallı morina salatası oldu. İlk duyduğumda kulağa biraz sıra dışı geldiğini itiraf etmeliyim. Portakal ve balık aynı tabakta çok alışıldık bir eşleşme gibi durmuyor.

Ancak bu tarifi ilginç kılan yalnızca portakal kullanılması değil. Çünkü tabaktaki ikinci ana malzeme olan bacalao da en az portakal kadar uzun bir yolculuğun ürünü.

Morina balığı Akdeniz’de yaşamıyor.

Orta Çağ’ın sonlarından itibaren özellikle Bask balıkçıları ve daha sonra Portekizli denizciler Kuzey Atlantik’te yoğun morina avcılığı yapmaya başladı.

Balığın uzun yolculuklarda bozulmaması için geliştirilen yöntem ise oldukça basitti: tuzlamak ve kurutmak. Böylece morina aylarca dayanabiliyor, Atlantik kıyılarındaki limanlardan İber Yarımadası’nın iç bölgelerine ve Akdeniz kentlerine kadar taşınabiliyordu.

Bacalao’nun yaygınlaşmasında yalnızca ticaret değil, din de önemli bir rol oynadı. Orta Çağ ve erken modern dönemde Katolik dünyasında yılın önemli bir bölümünde uygulanan perhiz günlerinde kırmızı et tüketimi yasaktı. Balık ise bu kuralların dışında kalıyordu.

Uzun süre saklanabilen ve kolay taşınabilen tuzlu morina, bu nedenle milyonlarca insan için önemli bir protein kaynağı hâline geldi. Zamanla yalnızca bir ticaret ürünü olmaktan çıktı; İspanya’dan Portekiz’e, İtalya’dan Akdeniz’in farklı liman kentlerine kadar uzanan geniş bir mutfak kültürünün parçası oldu.

Bir anlamda bu salata, Güneydoğu Asya kökenli bir meyve ile Kuzey Atlantik’ten gelen bir balığın Akdeniz’de buluşmasının hikâyesini anlatıyor.

Portakal, zeytinyağı, balık ve zeytin.

Farklı dönemlerde, farklı yollarla bu coğrafyanın parçası olmuş ürünler aynı tabakta buluşuyor.

Valensiya usulü portakallı morina salatası yapmak isterseniz ihtiyacınız olan şey oldukça basit: birkaç portakal, bacalao (tuzlanmış morina balığı), siyah zeytin ve iyi bir zeytinyağı. Portakalları dilimleyip üzerine morina ve zeytinleri ekliyor, son olarak da zeytinyağı gezdiriyorsunuz. Sonuç şaşırtıcı derecede dengeli; portakalın tatlılığı, balığın tuzlu karakteri ve zeytinyağının yumuşaklığı birbirini tamamlıyor.

Belki de portakalın hikâyesi tam olarak burada saklı. Binlerce kilometre ötede ortaya çıkan bir meyve, yüzyıllar boyunca ticaret yollarını, imparatorlukları ve kültürleri aşarak Akdeniz’in en tanıdık simgelerinden birine dönüşüyor. Bazen bir ürünün gerçek hikâyesi, nerede doğduğundan çok, insanların hayatında ne kadar kalıcı bir yer edindiğinde ortaya çıkıyor.

Ve portakalın hikâyesi, Akdeniz’in hikâyesini anlamak için iyi bir başlangıç olabilir.

• Akdeniz tarihi bacalao bacalao nedir gastronomi tarihi İspanya kültür tarihi ortak bir hikaye pazar kahvesi pazar okuması Portakal sabah kahvesi turunçgiller valencia valencia portakalı yavaş yolculuklar

yazılar

  • Bir Meyvenin, Bir Balığın ve Akdeniz’in Ortak Hikâyesi

  • Bir Şehrin Hafızası Bir Bardaktan İçilir mi?

  • Akdeniz Sofraları Neden Hep Tanıdık Gelir?

  • Bir Kelimenin Peşinden Gidince Bütün Akdeniz Çıkıyor

Aysegul Selcuki

  • yazar hakkındaayşegül selçuki uysal merhaba, ben ayşegül! arkeoloji ve sanat tarihiyle başlayan yolculuğum, İtalya’da kültürel miras üzerine yüksek lisans ve Ege Üniversitesi’nde akdeniz ve batı anadolu üzerine klasik arkeoloji doktorasıyla derinleşti. 22 yıl müze yöneticiliği yaptıktan sonra şimdi bir tarih anlatıcısı olarak yavaş yolculuklarla Akdeniz’in hikayelerinde kent hafızasını keşfetmeyi sürdürüyorum.