Etiket: valencia

  • Bir Meyvenin, Bir Balığın ve Akdeniz’in Ortak Hikâyesi

    Bir Meyvenin, Bir Balığın ve Akdeniz’in Ortak Hikâyesi

    Portakal nereye ait?

    Portakalın nereli olduğunu hiç düşündün mü?

    Bu biraz tuhaf bir soru gibi gelebilir. Sonuçta bazı şeylerin bir yere aidiyeti o kadar doğal görünür ki kökenlerini merak etmeyiz bile.

    Portakal da onlardan biri.

    Bugün Valensiya’da dolaşırken ona rastlamamak neredeyse imkânsız. Pazar tezgâhlarında, şehir tanıtımlarında, seramiklerde, hediyelik eşyalarda ve elbette kilometreler boyunca uzanan narenciye bahçelerinde karşına çıkıyor. Özellikle Alzira ve Carcaixent çevresine doğru ilerlediğinde, portakalın burada yalnızca yetiştirilen bir ürün değil, manzaranın ve bölgesel hafızanın parçası hâline geldiğini hissediyorsun.

    Bu yüzden insan ister istemez portakalın hep burada olduğunu düşünüyor.

    Ama işin ilginç tarafı şu:

    Portakalın hikâyesi Valensiya’da başlamıyor.

    Hatta Akdeniz’de de başlamıyor.

    Bilim insanlarının genetik araştırmalar ve arkeobotanik çalışmalar üzerinden ulaştığı sonuçlara göre bugün bildiğimiz turunçgillerin kökeni Güneydoğu Asya’ya uzanıyor.

    Portakalın ataları binlerce yıl önce bugünkü Hindistan’ın kuzeydoğusu, Myanmar ve Çin’in güneybatısını kapsayan bölgelerde yetişiyordu. Daha sonra ticaret yolları, göçler, imparatorluklar ve tarımsal bilgi sayesinde yavaş yavaş batıya doğru hareket etmeye başladı.

    Şüphesiz Akdeniz’in portakalla tanışması da bir anda gerçekleşmedi.

    Bugün Akdeniz’le özdeşleştirdiğimiz portakal, aslında bu coğrafyaya gelen ilk turunçgil değildi.

    Antik Akdeniz dünyasının bildiği ilk turunçgil büyük ihtimalle ağaç kavunuydu.

    Pers dünyasından gelen bu meyve, MÖ 4. ve 3. yüzyıllarda Helenistik dönemde görülmeye başlıyor; daha sonra Roma dünyasına ulaşıyor. Arkeolojik bulgular, Roma bahçelerinde ve villalarında ağaç kavunu yetiştirildiğini gösteriyor.

    Yani iki bin yıl önce bir Roma vatandaşına turunçgil deseniz, aklına bugün bildiğimiz portakal değil, büyük ihtimalle ağaç kavunu gelirdi.

    Portakalın Akdeniz’deki hikâyesi çok daha sonra başlıyor. Bugün Akdeniz’le özdeşleştirdiğimiz tatlı portakalın yaygınlaşması ise görece geç bir dönemde gerçekleşiyor.

    Araştırmalar, tatlı portakalın yaklaşık 15. ve 16. yüzyıllarda Akdeniz dünyasına yayıldığını gösteriyor. Yani bu demek oluyor ki mis kokulu narenciye tarlaları bugün bizi mest ederken Roma dönemi ve Orta Çağ insanları tarafından bilinmiyordu bile.

    Endülüs döneminde gelişen sulama sistemleri, tarım bilgisi ve bitki transferleri de bu süreçte önemli rol oynuyor.

    Hikâyenin dikkat çekici taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor.

    Çünkü bugün Valensiya’nın simgesi gibi görünen bir meyve, aslında binlerce kilometrelik bir yolculuğun ve yüzyıllar süren kültürel aktarımın sonucu.

    Üstelik Valensiya ne bu yolculukta ne de kültürel aktarımda yalnız.

    Akdeniz kıyılarında dolaştığınızda benzer bir hikâyeye sık sık rastlıyorsun. Sicilya’da, İzmir çevresinde, Antalya’da, Girit’te ya da Fas kıyılarında…

    Bu durum Akdeniz tarihine dair önemli bir şey söylüyor.

    Bazı ürünler bir yere ait olarak doğmuyor belki ama kesinlikle bir yere ait hale geliyor, kendine bir hikaye yazıyor.

    Yüzyıllar boyunca aynı topraklarda yetişiyor, aynı pazarlarda satılıyor, aynı tariflerin içine giriyor ve sonunda o bölgenin hikâyesine karışıyorlar.

    Bugün Alzira ve Carcaixent çevresindeki bahçelere baktığında yalnızca tarımı görmüyorsun, aynı zamanda nesiller boyunca aktarılmış bir üretim bilgisini, bölgesel ekonomiyi ve yerel kültürü de görüyorsun.

    Carcaixent bugün kendisini “Portakalın Beşiği” olarak tanıtıyor.

    Bu kesinlikle bir tesadüf değil.

    18. yüzyılın sonlarında burada kurulan ticari portakal bahçeleri, zamanla bütün bölgenin ekonomik ve sosyal hayatını değiştirecek bir dönüşümün başlangıcı olarak kabul ediliyor.

    Alzira’da karşıma çıkan seramik panellerden biri ise bu hikâyenin başka bir yönünü hatırlatmıştı. Şehrin portakal geçmişine adanmış bu panoda, portakal toplayan işçiler ve paketleme depolarında çalışan insanlar tasvir ediliyordu. Bir tarım ürününün şehir hafızasında bu kadar görünür olması ilk başta şaşırtıcı geliyor. Sonra bölgenin tarihine bakınca bunun yalnızca portakaldan ibaret olmadığı rahatlıkla anlaşılıyor.

    Çünkü burada mesele bir meyveden çok daha büyük.

    Yüzyıllar boyunca aynı topraklarda çalışan insanların hikâyesi.

    Bir bölgenin ekonomisi.

    Ticaret.

    Ve sonunda gündelik hayatın içine yerleşen bir kültür.

    Belki de bu yüzden portakal burada yalnızca bir meyve gibi görünmüyor.

    Bir manzaranın parçası.

    Bir ekonomik hafıza.

    Ve biraz da Akdeniz’in kendisi.

    Portakalın Akdeniz’deki yolculuğunu anlatan şey yalnızca bahçeler ya da ticaret kayıtları değil. Bazen aynı hikâyeyi sofralarda da görmek mümkün.

    Bu yazıyı hazırlarken karşıma çıkan şeylerden biri de Valensiya’da hâlâ yapılan geleneksel portakallı morina salatası oldu. İlk duyduğumda kulağa biraz sıra dışı geldiğini itiraf etmeliyim. Portakal ve balık aynı tabakta çok alışıldık bir eşleşme gibi durmuyor.

    Ancak bu tarifi ilginç kılan yalnızca portakal kullanılması değil. Çünkü tabaktaki ikinci ana malzeme olan bacalao da en az portakal kadar uzun bir yolculuğun ürünü.

    Morina balığı Akdeniz’de yaşamıyor.

    Orta Çağ’ın sonlarından itibaren özellikle Bask balıkçıları ve daha sonra Portekizli denizciler Kuzey Atlantik’te yoğun morina avcılığı yapmaya başladı.

    Balığın uzun yolculuklarda bozulmaması için geliştirilen yöntem ise oldukça basitti: tuzlamak ve kurutmak. Böylece morina aylarca dayanabiliyor, Atlantik kıyılarındaki limanlardan İber Yarımadası’nın iç bölgelerine ve Akdeniz kentlerine kadar taşınabiliyordu.

    Bacalao’nun yaygınlaşmasında yalnızca ticaret değil, din de önemli bir rol oynadı. Orta Çağ ve erken modern dönemde Katolik dünyasında yılın önemli bir bölümünde uygulanan perhiz günlerinde kırmızı et tüketimi yasaktı. Balık ise bu kuralların dışında kalıyordu.

    Uzun süre saklanabilen ve kolay taşınabilen tuzlu morina, bu nedenle milyonlarca insan için önemli bir protein kaynağı hâline geldi. Zamanla yalnızca bir ticaret ürünü olmaktan çıktı; İspanya’dan Portekiz’e, İtalya’dan Akdeniz’in farklı liman kentlerine kadar uzanan geniş bir mutfak kültürünün parçası oldu.

    Bir anlamda bu salata, Güneydoğu Asya kökenli bir meyve ile Kuzey Atlantik’ten gelen bir balığın Akdeniz’de buluşmasının hikâyesini anlatıyor.

    Portakal, zeytinyağı, balık ve zeytin.

    Farklı dönemlerde, farklı yollarla bu coğrafyanın parçası olmuş ürünler aynı tabakta buluşuyor.

    Valensiya usulü portakallı morina salatası yapmak isterseniz ihtiyacınız olan şey oldukça basit: birkaç portakal, bacalao (tuzlanmış morina balığı), siyah zeytin ve iyi bir zeytinyağı. Portakalları dilimleyip üzerine morina ve zeytinleri ekliyor, son olarak da zeytinyağı gezdiriyorsunuz. Sonuç şaşırtıcı derecede dengeli; portakalın tatlılığı, balığın tuzlu karakteri ve zeytinyağının yumuşaklığı birbirini tamamlıyor.

    Belki de portakalın hikâyesi tam olarak burada saklı. Binlerce kilometre ötede ortaya çıkan bir meyve, yüzyıllar boyunca ticaret yollarını, imparatorlukları ve kültürleri aşarak Akdeniz’in en tanıdık simgelerinden birine dönüşüyor. Bazen bir ürünün gerçek hikâyesi, nerede doğduğundan çok, insanların hayatında ne kadar kalıcı bir yer edindiğinde ortaya çıkıyor.

    Ve portakalın hikâyesi, Akdeniz’in hikâyesini anlamak için iyi bir başlangıç olabilir.

  • Bir Şehrin Hafızası Bir Bardaktan İçilir mi?

    Bir Şehrin Hafızası Bir Bardaktan İçilir mi?

    Bazı şehirleri büyük yapılarla hatırlıyoruz.

    Bazılarını meydanlarıyla.

    Bazılarını ise insanların her gün tekrar ettiği küçük alışkanlıklarla.

    Valensiya’da bir süre yaşayınca bunun en görünür örneklerinden birinin horchata olduğunu fark ediyorsun.

    İlk bakışta yalnızca soğuk, açık krem renkli bir içecek gibi duruyor. Ama şehirde biraz vakit geçirince horchatanın burada sıradan bir şey olmadığını anlıyorsun.

    Bazı horchateríaların önünde küçük kuyruklar oluşuyor. İnsanlar hangi dükkâna gitmen gerektiğini anlatırken sadece iyi bir tat önermiyor; aslında çoğu sana çocukluğunu anlatıyor.

    Akşam yürüyüşüne çıkan aileler ellerinde büyük bardaklar taşıyor. Aynı dükkâna her gün uğrayan insanlar var. Şehrin içinde dolaştıkça horchata bir içecekten çok, Valensiya’nın gündelik akışına yerleşmiş bir alışkanlık gibi görünmeye başlıyor.

    İlginç olan şu ki onun hikâyesi tamamen Valensiya’da başlamıyor.

    Bugün Valensiya’nın en yerel tatlarından biri sayılan horchatanın ana malzemesi olan chufa, özellikle Alboraya çevresiyle özdeşleşiyor.

    Ancak izini geriye doğru sürünce rota Kuzey Afrika’ya, tarih ise Antik Mısır’a kadar uzanıyor. İber Yarımadası’na gelişinin ise Endülüs dönemindeki tarım ve sulama kültürüyle bağlantılı olduğu düşünülüyor.

    Yani bugün Valensiya’nın en “yerel” tatlarından biri sayılan şey, aslında yüzyıllar boyunca Akdeniz içinde dolaşmış bir ürünün sonucu.

    Belki de horchatayı ilginç yapan şey tam olarak bu.

    Çünkü şehirlerin kimliği çoğu zaman sandığımız kadar sabit değil.

    Bir yerle tamamen özdeşleşen pek çok şey, aslında başka coğrafyalardan gelen bilgilerin, ürünlerin ve alışkanlıkların zaman içinde yeniden değerlenmesi ile oluşuyor.

    Akdeniz tarihi biraz da böyle ilerliyor sanırım.

    Tarifler, üretim biçimleri, sulama teknikleri ve ürünler kıyılar arasında dolaşıyor; sonra bazıları yeni yerlerinde o kadar kök salıyor ki artık oraya aitmiş gibi hissediliyor.

    Bugün “Chufa de Valencia” Avrupa Birliği tarafından coğrafi işaretle korunuyor. Bu koruma yalnızca bir içeceğin tarifini değil, belirli bir üretim biçimini ve tarımsal hafızayı da kapsıyor.

    Ama horchatayı asıl görünür yapan şey resmî belgeler değil.

    Şehrin günlük hayatındaki yeri.

    Bu durum bana Osmanlı’daki şerbet kültürünü düşündürüyor.

    Şerbet de yalnızca sofrada duran bir içecek değildi. İstanbul’da, İzmir’de sokaklarda dolaşan şerbetçiler, omuzlarında taşıdıkları büyük bakır güğümlerle kalabalığın arasına karışıyordu.

    Yaz günlerinde meydanlarda duruyor, insanlara bardak bardak şerbet dağıtıyorlardı. Misafire şerbet ikram etmek gündelik hayatın parçasıydı; doğumlarda lohusa şerbeti hazırlanıyor, kalabalık sofralarda aynı tat tekrar tekrar dolaşıma giriyordu.

    Bu yüzden şerbet de bir tariften çok, günlük hayatın içinde sürekli karşılaşılan bir şehir alışkanlığına dönüşüyordu.

    Elbette horchata ile Osmanlı şerbeti aynı kültürel hikâyenin parçası değil.

    Ama Akdeniz’e komşu coğrafyalarda ikisi de benzer bir şeyi gösteriyor:

    Bazı tatlar yalnızca tüketilmiyor.

    İnsanların yaşama biçiminin içine yerleşiyor.

    Bu yüzden Valensiya’yı düşündüğümde artık aklıma yalnızca meydanlar, cepheler ya da anıtsal yapılar gelmiyor.

    Çünkü bazen bir şehri anlamanın yolu, insanların her gün neye geri döndüğünü fark etmekten de geçiyor.

  • Bir Kelimenin Peşinden Gidince Bütün Akdeniz Çıkıyor

    Bir Kelimenin Peşinden Gidince Bütün Akdeniz Çıkıyor

    Şarlatan, charlatán ve aynı denizin dolaştırdığı kelimeler

    Bazı kelimeler ilk duyulduğunda yabancı değil, garip biçimde tanıdık gelir.

    Türkçedeki “şarlatan” ile İspanyolcadaki charlatán bunlardan biri.

    İlk bakışta bu sadece hoş bir benzerlik gibi duruyor. Ama biraz daha yakından bakınca iş değişiyor.

    Kelime, İtalyancadaki ciarlare fiiline kadar uzanıyor: yüksek sesle konuşmak, gevezelik etmek, laf kalabalığı yapmak.

    Bir kelimenin izini biraz sürünce mesele yalnızca sözcük olmaktan çıkıyor.

    Bir kelimenin peşinden gidince bütün Akdeniz çıkıyor.

    Çünkü tarih boyunca Akdeniz yalnızca ticari malların, insanların ya da orduların hareket ettiği bir alan değildi. Aynı zamanda fikirlerin, yemeklerin, ritüellerin ve kelimelerin de dolaşım alanıydı.

    Tarihçiler Akdeniz’i çoğu zaman bir sınırdan çok, bir bağlantı alanı olarak ele alır. Kıtaları ayıran değil; kıyıları, şehirleri ve insanları birbirine bağlayan bir coğrafya.

    Marsilya, Cenova, Valensiya, İzmir, Napoli, Tunus, İskenderiye, İstanbul, Şam…

    Bu şehirleri yalnızca harita üzerinde düşünmek eksik kalıyor. Çünkü mesele sadece coğrafya değildi; insanlar kesinlikle ama şüphesiz sesler de dolaşıyordu.

    Liman kentleri yalnızca ekonomik merkezler değil, aynı zamanda yoğun karşılaşma alanlarıydı. Farklı ana dillere sahip insanların her gün pazarlık yaptığı, çalıştığı ve birlikte yaşadığı bu alanlarda kelimeler dolaşıma giriyor; bazen biçim değiştiriyor, bazen de kalıcı hâle geliyordu.

    İşte tam da bu yüzden Akdeniz’de bazı kelimeler birbirine şaşırtıcı derecede tanıdık gelir.

    Kelimeler çoğu zaman bir dilden diğerine birebir çevrilerek geçmez. Uzun süre birbirine temas eden toplumlarda, küçük değişimlerle başka dillere yerleşir; zamanla da sanki hep oradaymış gibi görünür.

    Akdeniz bunun en görünür örneklerinden biri.

    “Şarlatan” ile charlatán arasındaki benzerlik yalnızca kulağa hoş gelen bir tesadüf değil; İtalyanca merkezli kültürel ve ticari etkinin izlerinden biri.

    Benzer şekilde gündelik hayatta çok sıradan görünen başka kelimeler de benzer yolculuklar yaptı.

    Bugün Türkçede kullandığımız limon, Arapça laymūn üzerinden Akdeniz boyunca farklı dillere yayıldı.

    Kahve ise Arapça qahwa kökenli; Osmanlı üzerinden Avrupa’ya taşınırken yalnızca içeceğin kendisi değil, adı da birlikte dolaşıma girdi.

    Yani kelimeler çoğu zaman tek başına hareket etmez. Ürünler, alışkanlıklar ve gündelik hayat biçimleriyle birlikte dolaşır.

    Akdeniz’de bunun daha görünür bir örneği de vardı: bugün Mediterranean Lingua Franca ya da Sabir olarak anılan karışık iletişim dili.

    Orta Çağ’ın sonlarından 19. yüzyıla kadar Akdeniz limanlarında kullanılan bu pratik iletişim dili; özellikle tüccarlar, denizciler, diplomatlar ve farklı topluluklar arasında günlük anlaşmayı kolaylaştırıyordu.

    Tam anlamıyla tek bir dil değildi; daha çok İtalyanca, İspanyolca, Arapça, Osmanlı Türkçesi ve başka dillerden parçalar taşıyan ortak bir iletişim alanıydı.

    Aynı dili konuşmadan anlaşabilmek.

    Belki de Akdeniz’in eski uzmanlık alanlarından biri buydu.

    Geçen kasım ayında Valencia’daki Ciutat de les Arts i les Ciències içinde Akdeniz’e ayrılmış bir sergiyi gezerken aynı düşünce yeniden aklıma geldi.

    Haritalar, kıyılar ve kültürler üzerine kurulu bu anlatı yalnızca coğrafyayı değil; görünmeyen dolaşımları da düşündürüyor.

    Bu yüzden başka bir Akdeniz kentinde gezerken bazen açıklaması zor bir tanıdıklık hissi oluşuyor.

    Aynı deniz farklı kıyılara vuruyor; bazen aynı kelimeleri de beraberinde taşıyor.

    Bir dahaki sefere başka bir dilde sana tanıdık gelen bir kelime duyarsan bunu sakın tesadüf sanma.

    Belki de o kelime senden çok önce Akdeniz’i dolaşmıştı.

  • Camın Altında Yürümek Ne Zaman Modern Oldu?

    Camın Altında Yürümek Ne Zaman Modern Oldu?

    🎧Juan Arenosa – Cordelia (2024) Valensiya ile İstanbul arasında dilsiz, zamansız, mekânsız bir eşlikçi.

    1889’da Valensiya’da bir kişi cam örtülü bir geçidin altından yürürken ne hissediyordu?
    Aynı yıllarda İstanbul’da bir pasajdan geçen biri ne görüyordu?

    İki şehir. İki pasaj. Aynı yüzyıl. Ama aynı deneyim değil.

    Valensiya’da Düzenin İçinden Geçmek

    19.yüzyılın sonu.
    Valensiya, Akdeniz ticaretiyle güçlenen, istikrarlı sayılan bir burjuva kentidir.

    Kent merkezinde dolaşmak artık bir sosyal pratiktir. Vitrinlere bakmak, görünür olmak ama kontrollü olmak.

    İşte bu atmosferde 1889’da Pasaje Ripalda inşa edilir.
    Mimarı Joaquín María Arnau Miramón. Sipariş veren ise dönemin varlıklı Ripalda ailesi.

    Ripalda bir “iç sokak”tır.
    İtalya ve Fransa’daki 19. yüzyıl pasaj örneklerinden esinlenmiştir.
    Ama burada belirleyici; geçiş önceliklidir.

    Valensiya merkezindeki Ripalda Pasajı, 19. yüzyıl Avrupa pasaj mimarisi örneği ve Ripalda Pasajı camlı tavan detayı, 19. yüzyıl kapalı pasaj mimarisinde ışık kullanımı

    Sokaktan koparsınız. Ama kaybolmazsınız. Yön duygusu nettir.

    Bu, burjuva modernliğinin mekânsal karşılığıdır; düzenli, ölçülü ve kontrollü.

    20. yüzyılın başlarında pasaj çevresinde Café Inglés ve Café Hungría gibi mekânlar ortaya çıkar.
    Gran Hotel Ripalda modern konaklama anlayışını temsil eder.
    Kaynaklarda burada Valensiya’daki erken dönem asansör örneklerinden birinin kullanıldığına dair bilgiler yer alır.

    Yani modernlik yalnızca cam örtüde değil, kullanım biçiminde de kendini gösterir.

    Ve sonra küçük bir ayrıntı dolaşır şehir hafızasında. Pasaj içindeki bazı cam vitrayların Antoni Gaudí’ye atfedildiği söylenir

    Bu iddia temel mimarlık tarihi kaynaklarında doğrulanmış değildir.
    Akademi temkinle yaklaşır.

    Ancak şu kesindir: özgün cam detaylar 20. yüzyılın sonundaki müdahaleler sırasında yerinde değildir.

    Düzenli modernliğin içinde küçük bir belirsizlik.

    İstanbul’da Geçişin İçinde Kalmak

    Aynı dönem. İstanbul.

    Beyoğlu hattı Osmanlı başkentinin en kozmopolit alanıdır.
    Tiyatrolar, meyhaneler, elçilikler, oteller. Farklı diller aynı caddede dolaşır.

    Cité de Péra bu atmosferde ortaya çıkar .
    Bugün bildiğimiz adıyla Çiçek Pasajı.

    Avrupa’daki pasaj fikrinden beslenir. Cam örtülüdür. Ticari bir dolaşım alanıdır.

    Ama burada bir fark vardır.

    Yapı yalnızca geçilen bir koridor değildir. Yaşanan bir organizmadır. Neden?

    Hikâye daha eskiye uzanır. Zira 19. yüzyıl ortasında aynı yerde Naum Tiyatrosu yükselir. Opera temsilleri sahnelenir. Avrupa repertuvarı İstanbul’a gelir.

    Beyoğlu geceleri müzikle doludur.

    1870’teki büyük Beyoğlu yangını tiyatroyu yok eder.

    Beyoğlu’nda Çiçek Pasajı iç mekânı, 19. yüzyıl Cité de Péra yapısının günümüzdeki kullanımı

    Arsa banker Hristaki Zoğrafos tarafından satın alınır ve 1876’da Cité de Péra inşa edilir. Alt katta dükkânlar, üstte daireler.

    Avrupa pasaj tipolojisi İstanbul’a taşınır.
    Ama İstanbul onu kendi ritmine göre dönüştürür.

    1917 Rus Devrimi sonrasında İstanbul’a gelen Beyaz Rus kadınlar pasaj içinde çiçek satar.
    Bu görüntü o kadar kalıcı olur ki yapı halk arasında yeni adını alır: Çiçek Pasajı.

    Bir tiyatro, bir yangın, bir yatırım, bir göç hikâyesi ve çiçekler.

    20.yüzyıl ortasında çiçekçiler azalır ardından meyhaneler çoğalır.

    Gazeteciler, şairler, yazarlar burada buluşur.
    Cumhuriyet dönemi entelektüel hayatı pasajın masalarına taşınır.

    Ses değişir, atmosfer değişir; ama kalabalık eksilmez.

    Beyoğlu’nun sosyal dokusu geçirgendir.
    Karşılaşmalar beklenmediktir.
    Kamusal hayat daha gürültülüdür.

    Bu yüzden burada yürümek çoğu zaman durmaktır.
    Geçiş, kalmaya dönüşür.

    Aynı Yüzyıl, Farklı Ritim

    Ripalda Pasajı tasarım gereği akışkan bir iç sokaktır.
    Çiçek Pasajı ise Beyoğlu’nun karmaşık ritmine uyarlanmış bir geçiş mekânıdır.

    Bugün bu fark hâlâ hissedilir.

    Ripalda Pasajı’nda yürürken ilerlersiniz.
    Çiçek Pasajı’nda yürürken oyalanırsınız.

    Bu fark mimariden çok bağlamla ilgilidir.
    Aynı modernlik fikri, iki şehirde iki farklı sosyal ritme uyum sağlamıştır.

    Valensiya’da camın altından geçerken düzeni, İstanbul’da ise sesleri hissedersiniz

    Belki de soru şudur: Modernlik gerçekten tek bir deneyim midir?Yoksa her şehir onu kendi ritmine göre her zamanda yeniden mi yazar?

    Beyoğlu’nda Çiçek Pasajı girişi ve İstiklal Caddesi’nde yürüyen kalabalık

    19. yüzyılın eşiğinde Valensiya’da atılan adımlar ile İstanbul’dakiler arasında hâlâ görünmez bir bağ var; çünkü bence atılan adımlar hâlâ duyulur.

    Tarih bilmek şart değil; bazen yalnızca yürümek yeterlidir.