Etiket: kültürel miras

  • Taşın Hafızası, Verinin Akışı: Casa Batlló’da Aynı Hafıza

    Taşın Hafızası, Verinin Akışı: Casa Batlló’da Aynı Hafıza

    Başlangıç Değil, Devam

    Bazı yapılar korunur.
    Bazıları dönüştürülür.
    Casa Batlló ikisini aynı anda yapar ve hafızayı korur.

    Bu bina baştan yapılmış değildir.
    Yüzyılın sonunda sıradan bir yapı olarak inşa edilir.
    Sonra yıkılmak istenir.
    Ama Antoni Gaudí başka bir yol seçer.
    Yıkmaz.
    Dönüştürür.

    1904–1906 arasında yapı yerinde kalır.
    Ama anlamı değişir.
    Bu yüzden Casa Batlló bir başlangıç değildir.
    Bir devamdır.

    İçeri girdiğinde bunu hissedersin.
    Hiçbir şey tamamen sabit değildir.
    Hiçbir form tek başına durmaz.
    Işık hareket eder.
    Yüzeyler akıyormuş gibi görünür.

    Bu bir stil değil.
    Bir hafızadır.

    Doğayı Hatırlamak

    Gaudí doğayı taklit etmez.
    Onunla aynı hafızayı paylaşır.
    Akdeniz’de ışık nasıl kırılıyorsa, burada da öyle davranır.
    Derinlik nasıl değişiyorsa, renk de öyle değişir.

    Tam da bu sebeple taklit yoktur ama hatırlama vardır.

    Casa Milà’da olduğu gibi, doğa ortak bir geçmiştir.

    Taştan Veriye

    Aradan bir yüzyıl geçer.
    Aynı yapı bu kez Refik Anadol ile karşılaşır.

    Anadol’un yaptığı şey sadece yeni bir şey eklemek değildir.
    Var olan hafızayı başka bir dille yeniden kurmaktır.

    Bu yüzden sık sık mevcut yapıların içinde çalışır.
    Çünkü mesele mekân üretmek değil, hafızayı görünür kılmaktır.

    Onun malzemesi taştan farklıdır.
    Veridir.

    Ama yaklaşım tanıdıktır.

    Refik Anadol için veri sadece bilgi değildir.

    Işık, akış, hareket ve değişim onun işlerinde tekrar eden temel referanslardır.

    Casa Batlló’da bu referanslar taşın içinde, Onun işlerinde bu hafıza verinin içinde görünür olur.

    Ortak Hafıza ve Dönüşüm

    Gaudí’nin mimarisi de, Anadol’un üretimi de aynı yerden beslenir:
    Doğanın ortak hafızasından.

    Bu yüzden Casa Batlló sadece bir bina değildir.
    Bir kesişimdir.

    Doğanın ortak hafızası,
    kültürün ortak hafızasıyla burada buluşur.

    Farklı zamanlarda üretilirler.
    Ama aynı şeyi hatırlarlar.
    Işığı.
    Akışı.
    Değişimi.

    Ve belki de asıl mesele budur:
    Kültürel miras sabit kalmaz.
    Ama yok da olmaz.
    Dönüşür.
    Ama çıkış noktasını asla unutmaz.

    Tıpkı Gaudí’nin bir yapıyı yıkmak yerine dönüştürmesi gibi,
    bugün de o yapı başka bir katmanda yeniden kurulabilir.

    Kültürel mirası sadece “ziyaret etmek” yetmez.
    Onu takip etmek, nasıl değiştiğini görmek ve yeniden nasıl anlatıldığını fark etmek gerekir.

    Çünkü bazı yapılar yalnızca geçmişi göstermez.
    Zamanın nasıl çalıştığını anlatır.

    Ve Casa Batlló,
    hem taşıdığı hafıza
    hem de dönüşmeye devam eden yapısıyla
    bir kenti anlatmanın en güçlü örneklerinden biridir.

  • 2000 Yıllık Bir Fikir: Tek Sistem, Farklı Kimlikler

    2000 Yıllık Bir Fikir: Tek Sistem, Farklı Kimlikler

    Cebinizde taşıdığınız bir şey, sandığınızdan çok daha eski olabilir.

    Bir euroyu elinize alın.
    Marketten para üstü olarak gelir, cebinizde dolaşır, sonra başka birinin cebine geçer.
    Ama bazen küçük bir metal parça beklenmedik bir fikrin kapısını aralayabilir.

    Bir yüzünde ortak bir dünya vardır.
    Parayı çevirdiğinizde ise başka bir şey görürsünüz:
    o dünyayı kullanan farklı kimlikler.

    Aynı para.
    Ama tek bir kimlik yok.

    Bu fikir yeni değil.

    Birlik Fikri Zaten Vardı — Ama Eksikti

    Farklı şehirleri bir araya getirme fikri antik dünyada da vardı.

    İyon Birliği vardı.
    Attika-Delos Birliği vardı.

    Ama bu yapılar aynı sorunu çözemedi:

    Farklı şehirleri bir araya getirirken,
    onları aynı sistem içinde dengede tutmak.

    İyon Birliği daha çok ortak kimlik etrafında kuruluydu.
    Dini ve kültürel bir birlikti.

    Attika-Delos Birliği ise zamanla tek bir merkezin kontrolüne girdi.
    Ortaklık, eşitlikten uzaklaştı.

    Yani sorun şuydu:

    Ya birlik zayıftı,
    ya da fazla merkeziydi.

    Bir an: Efes

    Efes.
    MÖ 150 civarı.

    Günün sonu.
    Bir tüccar tezgâhını topluyor.

    Elinde birkaç sikke var.
    Onlardan birini parmaklarının arasında çeviriyor.

    Ön yüz tanıdık.
    Her yerde gördüğü aynı sembol.
    Bu yüzden üzerine düşünmüyor.

    Ama parayı çevirdiğinde küçük bir şey değişiyor.

    Arka yüz.
    Başka bir işaret.
    Bulunduğu şehre ait.

    Aynı sikke, farklı bir iz taşıyor.

    Ve buna rağmen o para
    Efes’te de geçerli,
    Pergamon’da da,
    başka şehirlerde de.

    O an için bu sadece bir ödeme.

    Ama aslında daha fazlası:

    Farklı şehirlerin aynı sistem içinde hareket edebildiği bir düzen.

    Düzenin Kalbi: Pergamon

    MÖ 2. yüzyılda Batı Anadolu’da Pergamon sadece bir güç merkezi değildi.

    Aynı zamanda bir sistem kurmaya çalışıyordu.

    Farklı şehirler, farklı üretimler, farklı pazarlar…
    Ama giderek birbirine bağlanan bir ekonomik ağ.

    Bu ağın işlemesi için güven gerekiyordu.

    Ve bu güvenin en somut aracı: para idi

    Kistophor: Aynı Yüz, Farklı Şehirler

    İşte bu noktada kistophor sikkeleri ortaya çıkar.

    Bu sikkelerin en dikkat çekici yanı
    ne ağırlıkları ne de metalleri.

    Nasıl göründükleri.

    Ön yüzlerine baktığınızda neredeyse her zaman aynı sembolü görürsünüz:
    cista mystica.

    Dionysos kültüne ait bu sepet, sadece dini bir işaret değildir.
    Aynı zamanda sistemin ortak yüzüdür.

    Nereye giderseniz gidin değişmez.

    Ama sikkeyi çevirdiğinizde her şey değişir.

    Arka yüzler aynı değildir.

    Efes.
    Sardes.
    Tralleis.

    Her şehir kendi işaretini bırakır.

    Aynı para sisteminin içindedirler.
    Ama birbirinin aynısı değildirler.

    Tanıdık bir denge

    Ortaya basit ama güçlü bir yapı çıkar:

    Ortak olan ve farklı olan,
    aynı anda var olur.

    Bugün bir euroya baktığınızda da benzer bir şey görürsünüz.

    Tek bir para.
    Ama tek tip bir kimlik yok.

    Farklı ülkeler aynı sistemi kullanır.
    Ama kendilerini tamamen kaybetmezler.

    Bu Bir Başlangıç mı, Tekrar mı?

    Elbette bu iki sistem aynı değil.

    Kistophor sikkeleri Avrupa Birliği’nin doğrudan bir öncülü değil.

    Ama şu soru hâlâ geçerli:

    Farklı topluluklar, ortak bir sistemi nasıl paylaşır?

    Bu sorunun cevabı, farklı dönemlerde benzer şekillerde ortaya çıkıyor.

    Bazı fikirler bir anda ortaya çıkmaz.
    Yavaş yavaş şekillenir.
    Farklı dönemlerde, farklı biçimlerde tekrar eder.

    Bu fikir, farklı dönemlerde yeniden ortaya çıkar.

    Bir madeni para yalnızca birkaç santimetrelik bir yüzeydir.

    Ama bazen bu küçük yüzeyler, büyük fikirleri taşır.

    Bir düzeni.
    Bir dengeyi.
    Birlik ile farkın aynı anda var olabileceği bir ihtimali.

    Ve belki de bu yüzden soru hâlâ geçerlidir:

    Avrupa Birliği gerçekten yeni bir fikir mi?
    Yoksa yalnızca, çok daha eski bir düşüncenin bugünkü hali mi?

    Ve bazen bazı fikirleri anlamak için
    sadece kitaplara bakmak yetmez.

    Fiziken iz sürmek gerekir.

    Bu iz, antik dönemden bugüne uzanan kentlerde
    Pergamon’da, Smyrna’da ya da Tralleis’te hâlâ görülebilir.

    Ama sadece bakarsanız değil.
    Neye baktığınızı bilirseniz.

  • İzmir’de Lokma, Valensiya’da Buñuelo: Aynı Sahne Neden Tanıdık Gelir?

    İzmir’de Lokma, Valensiya’da Buñuelo: Aynı Sahne Neden Tanıdık Gelir?

    Bir şehir bazen kendini büyük anıtlarla değil, küçük alışkanlıklarla anlatır.

    Sokakta kısa süreliğine kurulan bir tezgâh.
    Bir tabak tatlı almak için duran birkaç kişi.
    Havaya yayılan sıcak hamur kokusu.

    Bu sahne İzmir’de de tanıdık, Valensiya’da da.

    İzmir’de ismi İzmir lokmasıdır.
    Valensiya’da ise Buñuelo.

    İlk bakışta ikisi de basit görünür.

    Ama birkaç dakika durup etrafa bakınca mesele tarif olmaktan çıkar.
    Asıl dikkat çeken şey insanların davranışıdır.

    İnsanlar yaklaşır.
    Bir tatlı alır.
    Bir süre durur.

    Bazen sohbet ederler.
    Bazen sadece izlerler.

    Sonra kalabalık yavaşça dağılır.

    Bu küçük sahne yıllar boyu tekrar eder.

    İşte bu yüzden bazı tatlar yalnızca mutfakta kalmaz. Şehirlerin hafızasında yer eder.

    Aynı Tatlı, Farklı Ritimler

    İzmir’de bir sokakta İzmir lokması dağıtıldığını görmek sıradan gibi gelir. Ama işin aslı farklıdır.

    Bir köşede tezgâh kurulur.
    Altın rengi lokmalar hızla tepsilere alınır.

    İnsanlar yaklaşır.

    Çoğu zaman bunun nedeni yalnızca tatlı yemek değildir.

    Birinin anısını yaşatmak için dağıtılır.
    Bazen bir dükkân açılışında.
    Bazen bir teşekkür olarak.

    Ama özünde hep aynı şey vardır; paylaşmak.

    İzmir lokması bu yüzden tek başına yenmez.
    Birlikte yenir.

    İnsanlar kısa süreliğine aynı tatlının etrafında buluşur.

    Akdeniz’in diğer ucunda, Valensiya’da da benzer bir sahne vardır.

    Her yıl Mart ayında şehir yavaş yavaş değişir.

    Festival başlar: Las Fallas.

    Sokaklar kalabalıklaşır.
    Meydana dev heykeller yerleştirilir.

    Binbir çeşit malzemeden yapılan bu dev heykeller günler boyunca şehirde sergilenir.

    Neredeyse her gece gökyüzü havai fişekler ile aydınlanır.
    Müzik sokaklara dağılır.

    Bu kalabalığın içinde bir başka sahne daha vardır.

    Sokak köşelerinde beliren buñuelo tezgâhları.

    İnsanlar kâğıt torbalara doldurulmuş sıcak buñueloları almak için bekler ve sonra,
    Kalabalığın içinde kaybolur.

    Burada ritim daha hızlıdır.

    Ama sahnenin özü aynıdır: insanların kısa süreliğine aynı tatlının etrafında buluşması.

    Bu Benzerlik Nereden Gelir?

    İzmir lokması ve buñuelo arasında ilk bakışta görülen benzerlik şekildir:
    küçük, kızarmış hamur parçaları.

    Valensiya’da üzerine şeker serpilir ve bazı tariflerde çıtırlık vermek için hamura az miktarda balkabağı püresi eklenir. İzmir’de ise şerbetle tatlandırılır.

    Ama asıl bağlantı tariften çok daha eskidir.

    Bu hikâye mutfakta başlamaz.

    Limanlarda başlar.

    Yüzyıllar boyunca Akdeniz yalnızca bir deniz değil, aynı zamanda yoğun bir ticaret ağıdır.

    Gemiler sürekli hareket eder.

    Bir limandan diğerine tahıl taşınır.
    Zeytinyağı taşınır.
    Kumaş ve baharat taşınır.

    Ama sadece mallar yolculuk yapmaz.

    Denizciler, tüccarlar, seyyahlar, göçmenler ve fethetmek için yola çıkan askerler aynı rotaları izler.

    Onlarla birlikte tarifler de dolaşır.

    Bazen bir yemek olduğu gibi taşınır.

    Bazen yalnızca bir fikir yolculuk eder.

    Kızgın yağda kızaran hamur, Akdeniz boyunca dolaşan bu eski mutfak tatlarından bir tanesidir.

    Bir Lokma, Binlerce Yıllık Hikâye

    Aslında bu tat sandığımızdan çok daha eski.
    Antik Yunan’da Enkris, Roma’da ise Globi gibi tariflerle karşımıza çıkar.

    Hamur hazırlanır, yağda kızartılır ve ardından tatlandırılır.

    Bazen bal ile servis edilir. Bazen susam eklenir. Roma döneminde sokak pazarlarında satılır.

    Ama bu tarifler bir başlangıç değil, sadece kayda geçmiş hâlidir.

    Çünkü hamuru yağda kızartma tekniği, bu kayıtlardan da önce, Akdeniz’e kıyı medeniyetlerin daha eski mutfaklarında da biliniyordu.

    Yani mesele tek bir tarif değil, yüzyıllar boyunca dolaşan bir pişirme biçimi.

    Orta Çağ’a gelindiğinde Arap mutfağında benzer tarifler görülür.

    Özellikle Endülüs şehirlerinde bu tür tatlılar sokak hayatının bir parçası hâline gelir.

    Osmanlı sarayında ise aynı teknik başka bir yön alır.

    Hamur yine kızarır.
    Ama üzerine şerbet eklenir.

    Bugün lokma ya da buñuelo da tam olarak tarihin tatlı devamı:
    değişmeyen bir tariften çok, zamana uyum sağlayan bir gelenektir.

    Kokular ve Küçük Gelenekler

    İnsanlar şehirleri bazen görüntülerle değil, kokularla hatırlar.

    Sıcak hamurun kokusu bu yüzden güçlüdür; kişi ister Valensiya’da isterse İzmir’de bu kokuyla dolan bir sokaktan geçerken fark etmeden yavaşlar, çünkü çoğu zaman bir anıyı çağırır.

    Akdeniz mutfağı genellikle büyük yemeklerle anlatılır, ama bence gerçek hikâyesi sokaklarda yaşar.

    Bu coğrafyada nefes alıp veren her liman şehri sürekli hareket hâlindedir; insanlar gelir insanlar gider, bazı tarifler kaybolur, bazıları ise küçük değişikliklerle yaşamaya devam eder.

    Bir sokak köşesinde İzmir lokması dağıtıldığını görürsen ya da Fallas günlerinde bir buñuelo tezgâhının önünde durursan, aslında aynı şeyi fark edersin: zaman akar, anılar kalır.

    Çünkü şehirlerin hafızası çoğu zaman koku ve tatla hatırlanan küçük geleneklerden oluşur.

  • 1Kaçak, 3Kent: İpeğin Akdeniz’deki Yolculuğu

    1Kaçak, 3Kent: İpeğin Akdeniz’deki Yolculuğu

    Valensiya’nın taş avlularında ipek dokumacıların adımları hâlâ yankılanıyor olsaydı…

    İstanbul’un hanlarında ham ipek balyalarının yolculuğunu görebilir miydik?

    Peki ipek İzmir’in çarşılarına vardığında gündelik yaşamı değiştirmiş miydi?

    İpek Avrupa’ya Nasıl Geldi?

    Bu soruların cevabı bizi 6. yüzyıla, Bizans sarayına götürüyor.

    Procopius’a göre Bizans İmparatoru I. Justinianus döneminde iki rahip, Çin’den ipekböceği yumurtalarını bambu kamışları içerisinde gizlice Konstantinopolis’e getirir.

    Amaç açıktır: Çin’e bağımlılığı kırmak ve imparatorluk içinde ipek üretmek.

    Bu gizli taşıma, ipeğin artık yalnızca bir lüks kumaş değil; aynı zamanda siyasi ve ekonomik bir araç hâline gelmesini sağlar.

    Devlet kontrolünde üretilir; diplomatik bir hediye ve güç göstergesine dönüşür.

    Konstantinopolis, 7.–10. yüzyıllar arasında ipek üretiminde başat merkezlerden biri olur.

    Ham ipek buradan Akdeniz’in farklı limanlarına akar.

    Bu yolculuk Valensiya, İzmir ve İstanbul gibi liman kentlerini birbirine bağlar.

    Avrupa ile Doğu arasındaki ipek ağının durakları hâline getirir.

    Peki İstanbul Osmanlı döneminde bu rolü sürdürür mü?

    osmanlı imparatorluğu sultan kaftanı ipek istanbul

    15. yüzyıldan sonra ipek yeniden devletin dikkatle izlediği bir üretim alanına dönüşür.
    Bu kez sahne biraz genişler.

    Bursa, erken dönemden itibaren ipek üretiminin merkezi olur.
    İran’dan gelen ham ipek burada işlenir; kadife, kemha ve seraser gibi değerli kumaşlara dönüşür.

    Bir kısmı saraya gider.
    Bir kısmı ise Akdeniz limanlarına doğru yola çıkar.

    Saray törenlerinde giyilen kaftanlar, hil‘at merasimleri ve diplomatik hediyeler, ipeğin yalnızca estetik değil, iktidar dili olduğunu da gösterir.

    İstanbul merkezdir.
    Bursa üretir.
    İzmir ise dağıtımın kapısı hâline gelir.

    17. yüzyılda İzmir limanının yükselişiyle birlikte Osmanlı ipeği Avrupa pazarlarında daha görünür olur.

    Valensiya Nasıl Yükseldi?

    Orta Çağ’ın sonlarına doğru ipek üretimi İtalya ve İspanya’da gelişir.

    İpek Akdeniz’de dolaşmaya devam ederken, bu ağın batı ucunda başka bir şehir yavaş yavaş sahneye çıkar: Valensiya.

    Artık mesele yalnızca ticaret değildir.

    Valensiya ipeği üretir ve sadece kumaş dokunmaz.

    Üretilen her parçanın organize edildiği, standartlarla korunduğu ve uluslararası ticarete hazırlandığı sistem oluşur.

    15. yüzyılda Valensiya’da ipek üretimi, lonca düzeni içinde kurumsallaşır. Eğitim, kalite kontrolü ve üretim standartları bu loncalar üzerinden yürütülür.

    Kent, zanaat ile ekonomik gücün birleştiği bir alana dönüşür.

    lonja de la seda içerisinde eski dönem ipek ticareti tasviri museo de la seda içerisinde yer alıyor valensiya

    La Lonja de la Seda ise bu üretimin küresel vitrinidir.

    1482–1498 yılları arasında inşa edilen bu gotik yapı yalnızca bir ticaret binası değil; sözleşmelerin yapıldığı, tacirlerin kredi ilişkilerini kurduğu ve lonca düzeninin işlediği bir merkezdir.

    Bugün ise UNESCO Dünya Miras Listesi’nde görülecek yerler arasında yer alır.

    İpek Şehir Hayatında Nerede Durur?

    Valensiya’da ipek yalnızca lonca düzeninin ve ticaret ağlarının parçası değildi; gündelik hayatın içinde de kendine yer buluyordu

    Yalnızca üretim ve sözleşme alanlarında değil, sokaklarda da görünür hâle geldi.

    Pazarda tezgâhlar renkli ipeklerle dolar; evlerde perdeler ve giysiler gündelik hayatın içinde parıldar. İnsanlar günlük giyim, düğünler ve özel kutlamalar için ipeğe dokunur, onu seçer, tartar ve giyer.

    Şehirde düzenlenen Mozarteum konserlerinde ise ipekli perdelerle süslenmiş salonlar öne çıkar. Bu perdeler ışığı ve sesi farklı yansıtarak müzik deneyimini zenginleştirir.

    Bazı anlatılar Mozart’ın genç yaşlarda Valensiya’yı ziyaret ettiğini ve bu mekânlarda çalınan eserleri dinlediğini aktarır.

    İpek, yalnızca bir kumaş değil; kültürel bir bağ ve estetik bir sahne görevindedir.

    Valensiya’daki bu ritim, Akdeniz ağının Batı ucunu temsil ederken; doğudaki liman kentleri ziyaretçilerini farklı bir gündelik tempo ile karşılar.

    Liman rüzgârı Kemeraltı sokaklarından geçer; tacirler gemilere yüklenecek ipek balyalarını taşır, çarşıdaki tezgâhlar ipekli giysilerle dolar ve şehir sakinlerinin yaşamını süsler.

    Burada ipek, limanın hareketli ritmiyle gündelik hayatın içine sızar ve şehrin dokusuyla bütünleşir.

    18. yüzyılın ikinci yarısında İzmir limanı, Akdeniz’in en hareketli ticaret merkezlerinden biri hâline gelir.

    Örneğin arşiv kayıtları 18. yüzyılın ikinci yarısında İzmir limanında ipek ihracatının yılda ortalama 2 milyon metre kumaşa ulaştığını belgeler; bu rakam, Valensiya ile karşılaştırıldığında %30 daha fazladır.

    Örneğin arşiv kayıtları 18. yüzyılın ikinci yarısında İzmir limanında ipek ihracatının yılda ortalama 2 milyon metre kumaşa ulaştığını belgeler; bu rakam, Valensiya ile karşılaştırıldığında %30 daha fazladır.

    Üretim genellikle küçük ölçeklidir; esas güç ise dağıtım ve ticaretin yoğun ritminde ortaya çıkar.

    Liman boyunca yürürken yalnızca mallar değil; bilgi ve ticari deneyim de hareket eder.

    Aynı Ağ, Farklı Roller Yaratabilir mi?

    Ve işte tam burada İpek Yolu devreye girer. Her üç şehir de İpek Yolu’nun geniş Akdeniz ağında yer alır.

    İpek yolu sadece bir hat değil; bir dönüşüm ağıdır.

    Yolculuk sadece kumaş taşımak değildir; bilgi, zanaat ve ekonomik güç de aynı ağ içinde hareket eder.
    Her şehir bu ağda farklı bir rol üstlenir.

    Doğu’dan çıkan ham ipek, İstanbul ve İzmir gibi limanlardan geçerek Akdeniz’e dağılır. Valensiya ise bu geniş dolaşımın Batı’daki üretim merkezlerinden biri hâline gelir.

    Valensiya’da ipek kalıcı bir kurumsal miras bırakır.
    İzmir’de ticari hafızanın içinde dolaşır.
    İstanbul’da ise geçişi, kontrolü ve saray diplomasisini temsil eder.

    Bir Koza Dönüşürken Dönüştürür mü?

    İpekböceği yumurtalarının Çin’den Konstantinopolis’e gizlice taşınması,

    Osmanlı İstanbul’unda temsilde yer alması,

    İzmir limanından Avrupa’ya açılan balyalar…

    Valensiya’da loncaların yükselişi

    Bunlar ayrı hikâyeler değildir.

    Valensiya ipekle zenginleşir. İzmir ipekle bağlanır. Konstantinopolis ve İstanbul ipekle güç üretir.

    Akdeniz’de ticaret, üretim ve iktidar birbirinden kopuk değildir. Aynı ürün farklı şehirlerde farklı işlevler üstlenir.

    Ve Son Soru

    Valensiya’da taş avlular arasında ipek dokumacıların adımlarını hissedebilir, loncadaki konuşmaları duyabilir,
    İstanbul’un han avlularında yolculuğunu izleyebilir,
    İzmir limanında dağıtımını görebilir misiniz?

    Belki de cevap, bu üç kentin izini birlikte sürmekte saklıdır.