Etiket: kil tabletler

  • İmparatorlukların da Big Data’sı Vardı

    İmparatorlukların da Big Data’sı Vardı

    Var mıydı? Nasıl?

    Bu yazı, kil tabletlerden algoritmalara uzanan veriyle dünyayı anlama hikâyesidir.

    İlk Kayıtlar: Mezopotamya

    Mezopotamya’da bir kâtip kil bir tabletin üzerine eğilmiş.

    Tablet henüz yumuşak. Elindeki sivri kalemle küçük işaretler kazıyor. Kuruduğunda bu kayıt yüzlerce yıl kalacak.

    Yazdığı şey bir şiir değil.
    Bir hikâye de değil.

    Bir kayıt.

    Bugün depoya kaç çuval arpa girdiğini yazıyor.

    Binlerce yıl önce insanlar henüz veri merkezlerinden ya da algoritmalardan söz etmiyordu. Ama bir şeyi çoktan fark etmişlerdi:

    Dünyayı anlamanın yollarından biri onu kaydetmektir.

    Bugün buna Big Data diyoruz.

    Ama veriyle dünyayı anlamaya çalışma arzusu çok daha eski.

    Bu yüzden bilinen en eski yazılı belgelerin önemli bir kısmı aslında edebiyat değil, kayıttır.

    Mezopotamya’da bulunan kil tabletlerde tahıl envanterleri, vergi listeleri ve ticaret kayıtları yer alır.

    Hangi depoya ne kadar tahıl girdi?
    Hangi tüccar ne teslim etti?

    Bu kayıtların amacı basitti: belirsizliği azaltmak.

    Mısır: Ölçmek ve Vergilendirmek

    Nil’de taşkın.

    Su çekildiğinde sınırlar kayboluyor. Görevliler tarlaları yeniden ölçüyor. Çünkü vergiler çoğu zaman toprağın büyüklüğüne göre belirleniyor.

    Eski Mısır’da Nil’in her yıl taşması tarlaların sınırlarını değiştirirdi ve devlet görevlileri tarım arazilerini düzenli olarak ölçerdi.

    Bu ölçümler yalnızca coğrafi bir işlem değildi; aynı zamanda vergi sisteminin temelini oluşturuyordu.

    Devlet için önemli soru şuydu:

    Kim neyi ne kadar üretiyor?

    Orta Krallık döneminde topluluklar yerine bireylerden ve tarlalardan vergi toplanmaya başlandı bu çerçevede kayıt tutanlar takip için yöntemlerini geliştirdiler.

    Bu hem teknolojik ve hem de sosyal açıdan yeni bir açılımdı.

    Binlerce katip herkesin vergisini eksiksiz ve zamanında ödediğinden emin olmak için geliştirilen sistemin kendilerine sağladığı veriyi güçlü bir araç olarak kullanmaya başladı.

    Roma: Toplumu Saymak

    Roma’da bir sabah.

    Hanede yaşayanlar Campus Maritus’a gidip beyanda bulunuyorlar.

    Sorular hep aynı:

    Bu evde kaç kişi yaşıyor?

    Kaç tane köleniz var?
    Ne kadar toprağınız var?
    Servetiniz ne kadar?

    Cevaplar kaydediliyor.

    Roma’da nüfus sayımı geleneğinin kökeni MÖ 6. yüzyıla, Roma kralı Servius Tullius dönemine kadar uzanır. Bu sayımlar genellikle beş yılda bir yapılır ve görevlilere censor denirdi.

    Ama amaç yalnızca nüfusu saymak değildi.

    Devlet için daha önemli sorular vardı:

    Kim asker olabilir?
    Kim vergi öder?

    Oy sistemi servete göre nasıl düzenlenmeli?
    Hangi bölgelerde nüfus artıyor?

    Toplumu saymak yalnızca nüfusu öğrenmek anlamına gelmiyordu.

    İnsanların nerede yaşadığını, ne ürettiğini ve ne kadar vergi ödediğini, kaç kişinin askere gidebileceğini, sosyal sınıfların düzenini görmek demekti.

    Başka bir deyişle toplanan veri ile Roma devleti toplumu şekillendiriyordu.

    osmanlı tahrir kayıt defteri örneği

    Osmanlı’nın Tahrir Defterleri

    16. yüzyılda bir Osmanlı görevlisi Anadolu’da bir köye geliyor.

    Yanında büyük bir defter var.

    Köyün ileri gelenleri toplanıyor.

    Görevli soruyor:

    Kaç hane var?
    Hangi ürünler yetişiyor?
    Ne kadar vergi toplanabilir?

    Cevaplar dikkatle yazılıyor.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda hazırlanan tahrir defterleri köy köy kayıt tutuyordu. Bu defterlerde nüfus, üretim ve vergi bilgileri yer alıyordu.

    Bugünün diliyle söylemek gerekirse bunlar bir tür veri tabanıydı.

    Bugün bilgisayarda veri araması yapıyoruz. O zaman bir görevli aynı bilgiyi bulmak için defter sayfalarını çeviriyordu.

    Araçlar farklıydı, amaç ise aynıydı: var olanı biraz daha anlaşılır hale getirmek.

    Tüccarın Verisi

    Akşam vakti Venedik’te bir tüccar dükkânını kapatıyor.

    Masasına oturuyor ve defterini açıyor.

    Bugünkü fiyatları yazıyor.

    Sonra geçen yılın kayıtlarına bakıyor.

    Hangi mal pahalanmış?
    Hangi ticaret yolu daha kârlı olmuş?

    Ticaret dünyası da yüzyıllardır veriyle çalışıyordu.

    Tüccarlar fiyat defterleri tutar, yıllar boyunca biriken kayıtları karşılaştırırdı. Bu sayede ticaret yollarını ve fiyat değişimlerini anlamaya çalışırlardı.

    Bugün şirketler buna “trend analizi” diyor. Üstelik oldukça havalı bir isim.

    Fark şuydu:

    Bugün bu işi çoğu zaman algoritmalar yapıyor.

    O zaman ise tüccarlar bunu tecrübeleriyle yapıyordu.

    Salgınları Anlamak

    17. yüzyıl Londra’sında her hafta yeni bir liste yayımlanıyordu.

    Bu listelerde şehirde o hafta kaç kişinin öldüğü yazıyordu.

    Çoğu zaman ölüm nedenleri de ekleniyordu:

    Veba.
    Ateşli hastalıklar.
    Bilinmeyen nedenler.

    İnsanlar bu listelere bakarak şehirde hangi hastalıkların yayıldığını anlamaya çalışıyordu.

    Bu haftalık listelerin ismi Bills of Mortality idi.

    Bugün bilim insanları salgınları büyük veri setleriyle analiz ediyor.

    Temel fikir hiç değişmedi:

    Veri içinde örüntü aramak.

    Büyük Resim

    Farklı zamanlar.
    Farklı coğrafyalar.
    Farklı araçlar.

    Ama aynı merak.

    İnsanlar dünyayı anlamaya çalışırken önce onu kaydetmeye başlıyor.

    Tahıl miktarları, nüfus sayıları, ticaret fiyatları, ölüm kayıtları…

    Hepsi aynı çabanın parçaları:

    Karmaşık bir dünyayı biraz daha okunabilir hale getirmek.

    Çünkü ölçülebilen şey, daha kolay anlaşılır.

    Eskiden devletler toplumu sayıyordu.
    Bugün algoritmalar toplumu modellemeye çalışıyor.

    Bugün veri merkezlerinde milyonlarca sunucu çalışıyor.

    Algoritmalar insanların davranışlarını analiz ediyor:

    Ne aradığımızı
    Neye tıkladığımızı
    Ne satın aldığımızı
    Ne paylaştığımızı

    Veri artık yalnızca kaydedilmiyor.

    Davranışları tahmin etmek için kullanılıyor.

    Son Soru

    Kil tabletlerden veri merkezlerine kadar uzanan bu hikâyede araçlar değişti.

    Ama soru hâlâ aynı.

    Bu kadar veri ile dünyayı gerçekten daha iyi anlayabiliyor muyuz?

    Yoksa dünyayı ölçerken aynı zamanda onu yeniden şekillendirmek mi istiyoruz?