Etiket: kendine zaman

  • Bir Kelimenin Peşinden Gidince Bütün Akdeniz Çıkıyor

    Bir Kelimenin Peşinden Gidince Bütün Akdeniz Çıkıyor

    Şarlatan, charlatán ve aynı denizin dolaştırdığı kelimeler

    Bazı kelimeler ilk duyulduğunda yabancı değil, garip biçimde tanıdık gelir.

    Türkçedeki “şarlatan” ile İspanyolcadaki charlatán bunlardan biri.

    İlk bakışta bu sadece hoş bir benzerlik gibi duruyor. Ama biraz daha yakından bakınca iş değişiyor.

    Kelime, İtalyancadaki ciarlare fiiline kadar uzanıyor: yüksek sesle konuşmak, gevezelik etmek, laf kalabalığı yapmak.

    Bir kelimenin izini biraz sürünce mesele yalnızca sözcük olmaktan çıkıyor.

    Bir kelimenin peşinden gidince bütün Akdeniz çıkıyor.

    Çünkü tarih boyunca Akdeniz yalnızca ticari malların, insanların ya da orduların hareket ettiği bir alan değildi. Aynı zamanda fikirlerin, yemeklerin, ritüellerin ve kelimelerin de dolaşım alanıydı.

    Tarihçiler Akdeniz’i çoğu zaman bir sınırdan çok, bir bağlantı alanı olarak ele alır. Kıtaları ayıran değil; kıyıları, şehirleri ve insanları birbirine bağlayan bir coğrafya.

    Marsilya, Cenova, Valensiya, İzmir, Napoli, Tunus, İskenderiye, İstanbul, Şam…

    Bu şehirleri yalnızca harita üzerinde düşünmek eksik kalıyor. Çünkü mesele sadece coğrafya değildi; insanlar kesinlikle ama şüphesiz sesler de dolaşıyordu.

    Liman kentleri yalnızca ekonomik merkezler değil, aynı zamanda yoğun karşılaşma alanlarıydı. Farklı ana dillere sahip insanların her gün pazarlık yaptığı, çalıştığı ve birlikte yaşadığı bu alanlarda kelimeler dolaşıma giriyor; bazen biçim değiştiriyor, bazen de kalıcı hâle geliyordu.

    İşte tam da bu yüzden Akdeniz’de bazı kelimeler birbirine şaşırtıcı derecede tanıdık gelir.

    Kelimeler çoğu zaman bir dilden diğerine birebir çevrilerek geçmez. Uzun süre birbirine temas eden toplumlarda, küçük değişimlerle başka dillere yerleşir; zamanla da sanki hep oradaymış gibi görünür.

    Akdeniz bunun en görünür örneklerinden biri.

    “Şarlatan” ile charlatán arasındaki benzerlik yalnızca kulağa hoş gelen bir tesadüf değil; İtalyanca merkezli kültürel ve ticari etkinin izlerinden biri.

    Benzer şekilde gündelik hayatta çok sıradan görünen başka kelimeler de benzer yolculuklar yaptı.

    Bugün Türkçede kullandığımız limon, Arapça laymūn üzerinden Akdeniz boyunca farklı dillere yayıldı.

    Kahve ise Arapça qahwa kökenli; Osmanlı üzerinden Avrupa’ya taşınırken yalnızca içeceğin kendisi değil, adı da birlikte dolaşıma girdi.

    Yani kelimeler çoğu zaman tek başına hareket etmez. Ürünler, alışkanlıklar ve gündelik hayat biçimleriyle birlikte dolaşır.

    Akdeniz’de bunun daha görünür bir örneği de vardı: bugün Mediterranean Lingua Franca ya da Sabir olarak anılan karışık iletişim dili.

    Orta Çağ’ın sonlarından 19. yüzyıla kadar Akdeniz limanlarında kullanılan bu pratik iletişim dili; özellikle tüccarlar, denizciler, diplomatlar ve farklı topluluklar arasında günlük anlaşmayı kolaylaştırıyordu.

    Tam anlamıyla tek bir dil değildi; daha çok İtalyanca, İspanyolca, Arapça, Osmanlı Türkçesi ve başka dillerden parçalar taşıyan ortak bir iletişim alanıydı.

    Aynı dili konuşmadan anlaşabilmek.

    Belki de Akdeniz’in eski uzmanlık alanlarından biri buydu.

    Geçen kasım ayında Valencia’daki Ciutat de les Arts i les Ciències içinde Akdeniz’e ayrılmış bir sergiyi gezerken aynı düşünce yeniden aklıma geldi.

    Haritalar, kıyılar ve kültürler üzerine kurulu bu anlatı yalnızca coğrafyayı değil; görünmeyen dolaşımları da düşündürüyor.

    Bu yüzden başka bir Akdeniz kentinde gezerken bazen açıklaması zor bir tanıdıklık hissi oluşuyor.

    Aynı deniz farklı kıyılara vuruyor; bazen aynı kelimeleri de beraberinde taşıyor.

    Bir dahaki sefere başka bir dilde sana tanıdık gelen bir kelime duyarsan bunu sakın tesadüf sanma.

    Belki de o kelime senden çok önce Akdeniz’i dolaşmıştı.

  • Üzerinde Yürüdüğün Yol 2000 Yıldır Aynı Yere Gidiyor

    Üzerinde Yürüdüğün Yol 2000 Yıldır Aynı Yere Gidiyor

    Bu yol seni nereye götürüyor? Bugün gideceğin yere mi?

    Yoksa iki bin yıl önce aynı hattı kullanan birine mi?

    Valensiya’dasın.

    Yürüyorsun.

    Gözün bir tabelaya takılıyor.

    “Via Augusta.”

    Büyük ihtimalle ne olduğunu düşünmeden geçiyorsun.

    Bulunduğun yerin tarihini anlatan tabelalardan biri gibi.

    Ama aslında öyle değil.

    O yol, sadece bir sokağın adı değil.

    Roma dünyasının en uzun kara yollarından birinin parçası.

    Via Augusta, Hispania’yı boydan boya geçen ana hatlardan biriydi.
    Güneyde Gades’ten (bugünkü Cádiz) başlayıp kuzeyde Pireneler’e kadar uzanıyordu.

    Toplam uzunluğu yaklaşık 1500 kilometreydi.

    valensiya'daki via augusta'nın haritası

    Yaklaşık 500 kilometrelik kısmı, bugünkü Valensiya bölgesinden geçiyordu.

    Yani burada yürürken aslında bir şehrin içinde değil, çok daha büyük bir sistemin üzerinde yürüyorsun.

    Bu yol neden vardı?

    Çünkü Roma’da yollar yalnızca ulaşım için yapılmazdı.

    Bir imparatorluğu ayakta tutmak için gerekliydi.

    Askerler bu hat üzerinden ilerliyordu.
    Tüccarlar mallarını bu yol boyunca taşıyordu.
    Vergiler, emirler ve haberler bu ağ üzerinden yayılıyordu.

    Bir şehir bu yol üzerindeyse, genellikle sistemin parçası haline gelirdi.

    Değilse, yavaş yavaş dışına düşüyordu.

    Bu konum, geçmişin Valentia kentinin kurulmasında önemli rol oynadı. .

    Turia Nehri’nin yanında ve bu yolun üzerinde.

    Bu bir tesadüf değildi.

    Roma dünyasında çoğu zaman önce yol gelir, şehir onun etrafında şekillenirdi.

    Çünkü şehir dediğimiz şey, aslında bir bağlantının etrafında oluşur.

    Bugün aynı hat (Calle de San Vicente Mártir hattı)üzerinde yürüdüğünde bambaşka bir şey görürsün.

    Kafeler, dükkânlar, insanlar. Ama yol hâlâ aynı işlevi sürdürür: İnsanları ve mekânları birbirine bağlar.

    Roma döneminde bu yol bir imparatorluğun parçalarını birbirine bağlıyordu.

    Bugün ise bir şehrin gündelik hayatını.

    Ölçek değişti; ama mantık değişmedi.

    Bu yüzden Via Augusta yalnızca bir arkeolojik kalıntı değil, bir ulaşım sisteminin izidir.

    Ve bu iz, bugün hâlâ yaşamın içinde kullanılmaktadır.

    Benzer bir izi İstanbul’da da sürebilirsin.

    Roma’nın Mese yolu, Bizans’ın ana aksı.
    Osmanlı döneminde bu hat Divanyolu olarak kullanılmaya devam etti.

    Bugün ise aynı çizgi, Yeniçeriler Caddesi ve Ordu Caddesi üzerinden hâlâ şehrin en yoğun akslarından biri olarak yaşamaya devam ediyor.

    Yani bir zamanlar imparatorların, askerlerin ve tüccarların hatta Osmanlı sutlanlarının yürüdüğü hat, bugün tramvayın geçtiği, insanların işe gittiği bir yol.

    Yol aynı ama zaman farklı.

    Hiçbiri sadece bir sokak değil.

    Bir bütünün parçası.

    Bir zamanlar şehirleri, limanları ve insanları birbirine bağlayan bir sistemin.

    Ve şehirler bugün hâlâ o sistemin izini taşımaya devam ediyor.

    Bir dahaki sefere bir şehirde yürürken sadece nereye gittiğine bakma.

    Üzerinde yürüdüğün yolun seni nereden nereye taşıdığını mutlaka düşün.

  • 1 Nisan: Akdeniz’de Dolaşan Bir Gelenek

    1 Nisan: Akdeniz’de Dolaşan Bir Gelenek

    1 Nisan’ın Bir Şehri Yok

    1 Nisan’ın tek bir başlangıç noktası yok.
    Ama izini sürdüğünde, hikâye çoğunlukla aynı coğrafyada dolaşıyor: Akdeniz.

    En eski izler, Antik Roma’ya kadar uzanıyor.
    İlkbaharın gelişiyle birlikte kutlanan Hilaria festivali,
    kökeni Anadolu’ya uzanan Cybele kültüyle bağlantılı ritüellerden biri.

    İnsanlar kılık değiştiriyor,
    rol değişimlerinin ve teatral oyunların yer aldığı bir atmosfer oluşuyor.

    Ciddiyet, baharla birlikte kısa süreliğine askıya alınıyor.

    Bu tür bahar festivallerinin,
    toplumsal düzenin “gevşediği” kontrollü alanlar yarattığı,
    bugün birçok tarihçi tarafından kabul ediliyor.

    Yani şaka, sadece eğlence değil.
    Aynı zamanda bir denge mekanizması.

    Bir Kırılma Noktası: Fransa

    Yüzyıllar sonra, benzer bir kırılma Fransa’da ortaya çıkıyor.

    16. yüzyılda, Kral IX. Charles’ın takvim reformuyla
    yılbaşı 1 Ocak’a alınıyor.

    Ama herkes bu değişime aynı hızda uyum sağlamıyor.

    Eski geleneği sürdürenler,
    yeni düzeni benimseyenler tarafından alaya alınmaya başlanıyor.

    Sahte davetler,
    yanıltıcı hediyeler,
    küçük oyunlar…

    Bugünkü 1 Nisan şakalarının kökeni çoğu zaman buraya bağlanıyor.
    Kesin bir başlangıç değil.
    Ama güçlü bir kırılma noktası.

    Bir Sembol: Balık

    Bu gelenek zamanla Avrupa’ya yayılıyor.
    Özellikle Akdeniz hattında, benzer biçimlere dönüşerek.

    Fransa’da, Paris sokaklarında,
    1 Nisan’ın sembolü küçük bir balık: poisson d’avril.

    Kağıttan yapılır,
    sessizce birinin sırtına iliştirilir.

    Fark edildiği anda şaka tamamlanır.

    Bu balık, çoğu zaman kolay kandırılan kişiyi simgeliyor.
    Nisan ayının, balıkların üreme dönemine denk gelmesi ve
    avlanmalarının zor olduğu bir zamana işaret etmesiyle ilişkilendiriliyor.

    Bu, şakanın görünür olduğu bir biçim.

    Akdeniz’e Yolculuk

    Aynı coğrafyanın başka noktalarında ise daha farklı.

    İtalya’da ve İspanya’nın bazı bölgelerinde,
    şaka daha çok anlık kandırmacalar üzerinden ilerler.

    Belirli bir nesneye bağlı değildir.
    Daha çok sözle başlar,
    kısa bir şaşırtma anıyla tamamlanır.

    Akdeniz’in doğusuna doğru ilerledikçe,
    bu yapı daha da sadeleşir.

    Türkiye’de, özellikle büyük şehirlerde,
    1 Nisan daha çok gündelik bir oyuna dönüşür.

    Kısa bir cümle,
    küçük bir yönlendirme,
    hemen ardından gelen açıklama.

    Şaka uzun sürmez.
    Paylaşılır ve biter.

    Farklı biçimler.
    Ama aynı ihtiyaç.

    İster Roma’daki bir festival,
    ister Paris’te bir balık,
    ister bir sokak şakası olsun, hepsinde ortak olan bir şey var:

    Ciddiyetin kısa süreliğine durması.

    Bir Alışkanlık Olarak Bahar

    Belki de bu yüzden
    1 Nisan’ın tek bir hikâyesi yok.

    Ama aynı coğrafyada,
    yüzyıllar boyunca farklı şekillerde tekrar eden bir alışkanlık var.

    Ve her yıl,
    aynı gün geldiğinde,
    bu alışkanlık yeniden ortaya çıkıyor.

    Belki de bu yüzden
    1 Nisan sadece bir şaka günü değil.

    Baharın gelişiyle birlikte,
    ciddiyetin kısa süreliğine yerini oyuna bıraktığı
    eski bir alışkanlık.

    Ve her yıl,
    fark etmeden
    yeniden başlıyor.

    Senin için baharın geldiğini hissettiren ilk şey ne oluyor?

  • Gaudi Kapadokya’yı Görmüş Olabilir mi? 
Casa Mila’nın Garip Benzerliği

    Gaudi Kapadokya’yı Görmüş Olabilir mi? Casa Mila’nın Garip Benzerliği

    Barselona’da Casa Milà’yı ziyaret ettin mi hiç?

    Çatıdaki bacalara baktığında, taşın yukarı doğru incelerek yükseldiği bir siluet görürsün.

    Yüzeyler dümdüz değildir; hafifçe kıvrılır, yer yer rüzgârla aşınmış gibi görünür. Hiçbiri birebir aynı değildir ama hepsi aynı aileye aittir.

    Ziyaret etmediysen fotoğraflarına baktığında sana başka bir coğrafyayı hatırlatır mı dersin?

    Kapadokya’daki peri bacaları da böyle yükselir. Onlar da düz çizgiden kaçar. Onlar da birbirinin tekrarı değildir ama aynı jeolojik hikâyeye aittir.

    Antoni Gaudí 1906’da Barselona’da bir apartman tasarlamaya başladığında, muhtemelen Orta Anadolu’daki volkanik oluşumları hiç görmemişti.

    Yine de 1912’de tamamlanan Casa Milà ile Kapadokya’daki peri bacaları yan yana düşünüldüğünde, iki farklı coğrafyanın bazen hiç konuşmadan birbirini hatırlatabildiğini fark ediyorsun.

    Bu yazı, Gaudí’nin Barselona’daki çatısından Kapadokya’nın vadilerine uzanan şaşırtıcı benzerliğin peşine düşüyor: taşın biçimi nasıl oluşur, doğa ve mimari bazen nasıl aynı dili konuşur?

    Çünkü mimari bazen bireysel bir seyahatten değil, yüzyıllar boyunca biriken görsel hafızadan besleniyor.

    Taşın nasıl yükseldiğini, rüzgârın yüzeyi nasıl aşındırdığını, ağırlığın nasıl dengede durduğunu insanlık çok uzun zamandır izliyor.

    Bu izleme hâli, coğrafyalar arasında görünmez bir ortaklık kuruyor.

    Ve belki de bu yüzden, Barselona’daki bir çatı ile Orta Anadolu’daki bir kaya formu aynı anda tanıdık gelebiliyor.

    Bazen mesele nerede olduğumuz değil, neye baktığımız…

    Taşın Biçimi

    Casa Milà’nın çatısındaki bacalar doğanın gözleminden doğan yalnızca estetik bir jest değildir.

    Rüzgârın yönünü düzenleyecek biçimde tasarlanmışlardır. Yani biçimleri işlevle de ilişkilidir.

    Binanın genel yapısı da benzer bir düşünceye dayanır.

    Gaudí, klasik taş yapılardaki gibi dış duvarları taşıyıcı olarak kullanmak yerine, yükü içeride kurduğu kolon ve kemer sistemiyle çözer. Böylece dış cephe binayı ayakta tutmak zorunda kalmaz; daha serbest bir biçim alabilir.

    Bu özgürlük dalgalanan taş yüzeyi mümkün kılar.

    Cephe yük taşımadığı için değil, yük başka bir yerde çözüldüğü için kıvrılabilir.

    Eğri burada zorunluluktan doğmaz; ama diğer yandan keyfi de değildir.

    Gaudí doğayı taklit etmez. Onu inceler.

    Ağaç dallarının çatallanma biçimini, rüzgârın taş yüzeyleri nasıl şekillendirdiğini gözlemler.

    Tam da bu yüzden eğri çizgi yalnızca “estetik” değil; aynı zamanda dengedir.

    Sanki taş, rüzgârın ve yerçekiminin birlikte yoğurduğu bir biçim arıyormuş gibi yükselir.

    Taşın Zamanla Dansı

    Kapadokya’da ise benzer bir siluet tamamen farklı bir süreçle oluşur.

    Milyonlarca yıl önce gerçekleşen volkanik patlamalar bölgeye kalın tüf katmanları bırakır. Daha sert kaya üstte kalır, alttaki daha yumuşak tabaka su ve rüzgârla aşınır.

    Yüzyıllar ve binyıllar boyunca süren bu süreç sonunda yukarı doğru daralan, üstü şapkalı kaya kütleleri ortaya çıkar.

    Burada da form rastlantı değildir.

    Fizik kuralları ve zamanın ortak sonucudur.

    Sonrasında insan bu kayaların içine oyuklar açar; kiliseler, yaşam alanları inşa eder.

    Doğa ve mimari birbirinden ayrılmaz.

    Biri diğerinin içinden çıkar.

    Kapadokya’da mimari çoğu zaman doğaya eklenmez; doğanın içinde keşfedilir.

    Ortak Hafıza Gerçekten Var mıdır?

    Casa Milà’da bir mimar doğanın çalışma prensiplerini inceleyerek biçim üretir.

    Kapadokya’da ise doğa, fizik kurallarıyla taşı biçimlendirir; insan o biçime uyum sağlar.

    İki süreç farklıdır.

    Ama ortaya çıkan siluet şaşırtıcı biçimde benzerdir.

    Yüzyıllar boyunca insanoğlu doğaya bakarak inşa etti.

    Bu bilgi çoğu zaman yazılı olmadan aktarıldı; ustadan çırağa, kuşaktan kuşağa.

    Sanırım ortak hafıza tam olarak doğanın davranışını hatırlamak.

    Aynı fizik dünyasını gözlemlemek bazen benzer sezgiler üretiyor.

    Farklı coğrafyalarda, farklı dönemlerde ama benzer bir denge arayışıyla ortaya çıkan formlar…

    Birinde doğa zamanı kullanıyor.

    Diğerinde bir mimar, doğayı inceleyerek zamanı kısaltıyor.

    Yan yana Geldiklerinde

    Casa Milà’nın çatısında mı doğaya daha çok yaklaşılıyor, yoksa Kapadokya’daki peri bacalarında mı mimariye benzeyen bir form var?

    Bu rotada çatıdan taşın gökyüzüne doğru nasıl kıvrıldığını izleyebilir; gün doğumunda peri bacalarında rüzgârın ve zamanın biçim verdiği silueti ve bu oluşumun içine davet ettiği yaşamı fark edebilirsiniz.

    Belki de iki coğrafya arasında çok daha eski, daha sessiz bir ortak hafıza vardır.

    Ve belki o bağ, bir çatıda ya da bir kaya oluşumunun karşısında durup yukarı baktığın o anda kendini daha açık eder.

    Bir gün Barselona’da Casa Milà’nın çatısında ya da Kapadokya’da bir vadinin ortasında durursanız, belki aynı şeyi fark edersiniz:

    Bazı benzerlikler açıklama istemez, yan yana geldiklerinde görünür olurlar.