Etiket: gündelik hayat

  • 2000 Yıl Önce Efes’te Bir Gün Geçirseydin, Ne Görürdün?

    2000 Yıl Önce Efes’te Bir Gün Geçirseydin, Ne Görürdün?

    Sabah erken saatlerde gemi limana yanaştı.

    Korinthos’tan gelen tüccar Nikandros, güverteden aşağı baktığında ilk fark ettiği şey karmaşa değil, düzendi. Yükler indiriliyor, insanlar birbirlerine sesleniyor, mallar ayrılıyor, herkes ne yapacağını biliyordu.

    Burada hiçbir şey rastgele değildi.

    Bu kalabalık tek bir yerden gelmiyordu.

    Yunanca konuşuluyordu ama tek başına değildi. Üstlerinde krem renkli pelerinleri ve sandaletleriyle Efesliler bağırıyordu. Hemen köşede bakır tenli Fenikeliler yükleri kontrol ediyor, Mısır’dan gelen tüccarlar papirüs ve tahılı sayıyordu. Bayağı heykelcik kopyalarının hemen hepsine hayran kalan kuzeyli Keltler mallarını indiriyordu. Alçakgönüllü Frig köylüleri dokuma ve yünle ilgileniyordu.

    Kaba lisanları ile Karialılar, hemen yanlarında İskit kentlilerinin kasıntı tavrı ve lüksü seven Lydialılar. Yahudiler ise biraraya toplanmış kendi aralarında ticaret konuşuyordu.

    Daha pek çok renkten, ırktan, dinden insan, tüccar hepsi burada, Roma İmparatorluğu’nun Asya Eyaletinin başkenti Efes’teydi. Mağrur ve kibirli Roma askerleri ise düzeni sağlıyordu.

    Efes’e giren biri bir şehre değil, işleyen bir düzene giriyordu.

    Gemiden indirilen mallar da bunu gösteriyordu.

    Dokuma kumaşlar, cam kaplar, baharatlar, zeytinyağı amforaları, şarap… ve daha nadir olanlar: büyük deniz kabukları, özellikle tridacna. Bunlar günlük kullanım için değil, sergilenmek içindi.

    Ama bu mallar limanda kalmazdı.

    Hepsi ticaret agorasına taşınırdı.

    Agorada kalabalık daha yoğundu.

    Tezgâhlar doluydu. Kumaşlar açılmış, metal eşyalar ışıkta parlıyor, baharat kokusu havaya yayılıyordu.

    Nikandros’un ilgilendiği ipekti.

    İpek, doğudan gelen ticaret ağlarının bir parçasıydı. Anadolu içlerinden geçerek Efes gibi liman kentlerinden Akdeniz’e dağılırdı.

    Fiyat konusunda anlaşmak zor olmadı.

    Ama mesele burada bitmiyordu.

    Teslim ve ödeme günü belirlenmeliydi.

    Farklı şehirler farklı takvimler kullanıyordu. Bu yüzden tüccarlar, zamanı belirlerken çoğu zaman ayın evreleri ya da takım yıldızlarının konumu gibi herkes tarafından bilinen doğal döngülerden yararlanırdı.

    Yeryüzünde farklı olan her şey, gökyüzünde eşitlenirdi.

    Agorada yalnızca mallar değil, kararlar da dolaşırdı.

    Ticaret kadar politika da konuşuluyordu. Roma’nın kararları, vergiler, yerel yöneticiler… Bu şehirde ekonomi ile politika birbirinden ayrı değildi.

    Ama kentin ritmi yalnızca burada atmazdı.

    Efes Artemisi ve tanrıçanın tapınağı, ibadetin ötesinde, şehrin en önemli buluşma noktalarından biriydi.

    Nikandros agoradan çıktı.

    Önünde Mazeus ve Mithridates Kapısı yükseliyordu.

    Bir zamanlar köle olan, daha sonra Augustus tarafından azad edilen iki mimarın yaptırdığı bu kapı, geçip gidilen sıradan bir geçit değildi. Aynı zamanda Roma düzeninin bu şehirde nasıl işlediğini de anlatıyordu.

    Kapıdan geçtiğinde karşısında Celsus Kütüphanesi belirdi.

    Bu yapı yalnızca bir kütüphane değildi. Tiberius Julius Celsus adına, oğlu tarafından yaptırılmıştı.

    Altında mezar, üstünde bilgi vardı. Roma dünyasında bir insanın ardında bırakabileceği en görünür izlerden biriydi bu. Bir prestij meselesiydi.

    Nikandros kısa bir an durdu.

    Ama yolu devam ediyordu.

    Kütüphanenin ardından gözünü yukarı kaldırdı.

    Yamaçta dizelenen, kentin zenginlerinin yaşadığı evler tüm manzarayı kucaklıyordu.

    Dışarıdan sade görünen bu yapılar, içeride bambaşka bir hayat barındırıyordu. Birkaç gün önce limanda tanıştığı bir tüccarın anlattıkları geldi aklına.

    Bir akşam davet edildiği bir yemekten söz etmişti.

    Symposion.

    Bu tür davetler genellikle kentin elit erkekleri arasında gerçekleşirdi. Dışarıdan katılım ise ancak güçlü ticari ilişkiler ya da özel misafirlik bağlarıyla mümkün olurdu.

    Yemekler andronda, erkeklerin bölümünde yenirdi. Şarap mutlaka vardı. Ekmek, zeytin, balık, peynir, baklagiller ve çeşitli soslarla hazırlanmış yemekler sunulurdu.

    Ama bu sofranın amacı yalnızca yemek değildi.

    Felsefi tartışmalar yapılır, politik konular konuşulur, şehir üzerine kararlar burada şekillenirdi.

    Belki bir gün davet edilirdi, ama şimdi karnını doyurmak üzere Kuretler Caddesi’ne yöneldi.

    Bu cadde sürekli hareket halindeydi. İki yanında dükkânlar sıralanıyor, zanaatkârlar çalışıyor, insanlar alışveriş yapıyor, durup konuşuyordu.

    Nikandros da bu hareketin içine karıştı.

    Bir yiyecek tezgâhının önünde durdu. Tezgâhın içine gömülü büyük kaplarda sıcak yemekler vardı. Satıcı, koyu kıvamlı bir mercimek yemeğini bir kaba doldurdu. Yanına sert kabuklu bir parça ekmek uzattı.

    Nikandros ekmeği koparıp yemeğe bandırdı.

    Zeytinyağı, tuz ve belki birkaç damla garum.

    Lezzet basitti ama çok güçlüydü.

    Yanına birkaç zeytin ve küçük bir parça peynir aldı.

    Hepsini ayakta, kalabalığın içinde yedi.

    Bu tür yiyecekler genellikle hızlı tüketilirdi.
    Şehrin temposu, uzun duraklamalara pek izin vermiyordu.

    Şehir sürekli akıyordu.
    Yemek de bu akışın bir parçasıydı.

    Nikandros yürümeye devam etti.

    Kalabalık geride kalırken, yolculuğun ve gün içinde yaptığı görüşmelerin ağırlığı artık hissediliyordu. Bu yüzden yolunu Skolastika Hamamı’na çevirdi ve içeri girdi.

    Önce ılık bir ortama adım attı. İlerledikçe sıcaklık arttı.

    Sabun bu dönemde yaygın değildi. Vücut önce zeytinyağı ile kaplanır, ardından strigilis adı verilen metal bir aletle bu yağ ve kir birlikte kazınırdı.

    Bu işlem çoğu zaman köleler ya da hamam görevlileri tarafından yapılırdı.

    Hamam yalnızca temizlik için değildi. İnsanlar burada konuşur, dinlenir, iş bağlantıları kurar ve günün önemli konularını tartışırlardı.

    Hamamdan çıktığında hava değişmişti. Akşam gelmişti.

    Sokaklarda, dükkânların ve evlerin önünde yanan zeytinyağı lambaları birer birer görünür hale geliyordu. Işık taş yüzeylerde yayılıyor, kalabalık bu kez başka bir yöne akıyordu.

    İnsanlar tiyatroya doğru ilerliyordu.

    Nikandros da onlara katıldı.

    Efes Tiyatrosu doluydu. Oturma düzeni belirgindi. Ön sıralar kentin ileri gelenlerine ayrılmıştı. Orta bölümler vatandaşlara, üst kısımlar ise daha geniş kalabalığa açıktı.

    Üst sıralarda bir yer buldu.

    Gösteri için ayrıca bir ücret ödemedi. Bu tür etkinlikler çoğu zaman kent elitleri tarafından finanse edilir ve halka açık olurdu.

    Sahnede büyük ihtimalle bir pandomim ya da müzikli bir sahne performansı vardı. Söz her zaman gerekli değildi.

    Hikâye hareketle de anlatılabiliyordu.

    Gece ilerledi.

    Nikandros tiyatrodan ayrıldı.

    Sabaha karşı yola çıkacaktı.

    Liman yoluna girdi.

    Yürürken arkasından hâlâ sesler geliyordu.

    Şehrin sesi.

    Efes yalnız değildi. Aynı düzen, aynı hareket, aynı alışkanlık Akdeniz’in başka limanlarında da vardı.

    Bu yüzden bu hikâye ne sadece bir şehre, ne sadece bir coğrafyaya, ne de tek bir zamana aitti.

    Onun zamanında kurulan bu düzen, biçim değiştirerek şüphesiz gelecekte de işlemeye devam edecekti.

    Bir Şehir Nasıl Yaşanır?

    Eğer 2000 yıl önce buraya gelmiş olsaydın, aynı limandan geçecek, aynı kalabalığın içine karışacak, aynı sokakta ayakta yemek yiyecektin.

    Bugün Efes’te yürürken gördüğün şey sadece taş değil, bir zamanlar işleyen bir hayatın izleri.

    Bu yüzden bir sonraki ziyaretinde sadece bakma.

    Kendine şunu sor:

    Ben olsaydım bu şehri nasıl yaşardım?